Ankara booked.net
+19°C

07-09-2021
Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

ÖZÜR DİLERİM HASTAYIM
rana@sonnoktahaber.com

-Dikkat! Acil ve Önemlidir!-

Neyiniz vardı?

  • Şeyy. Hastayım… (Bu ‘şeyy’ nidasının nedeni; acizlik ya da cahillikten ziyade takatsizlik ya da şaşkınlıktır. Biraz da geçmiş tecrübelerin korkaklığıdır. Hasta neyi varsa söylese ukala olur; söyleyemese cahil ya da sahte hasta/ hastalık hastası / masalcı yaftası yer. Bu yüzden hasta, nasıl söze başlasın, bilemez!)
  • Geveleme kadın, net söyle neyin var? Bak kaç kişi sırada?
  • Tamam. Bağırıyorum zaten. Ama sesim çıkmıyor?
  • Neden?
  • Hastayım da ondan. Sesim çıkmıyor. Ateşim var. Öksürük geceleri… Kuru kuru…
  • Tamam. Sen nerden biliyorsun bunları? (Bunu söylerken ‘Hah bilmiş biri daha. Hem hastalıklarını bizden iyi bilirler hem de bize gelirler’ anlamlı küçümseyişle yanında oturana şifreli bakış.)
  •  

(Hasta bu ya.  Hıh. Garabet şey, söze devam ederken -Yüksek ateşim var derken- az duyar, sesi çıkmaz ama ball gibi de görür bu manalı bakışları…-

 

      -      Ee, kolunu açmamışsın!

      -     Kolumu mu? Aa tabi. Hangi kolumu?  (Böylesi mekânlarda hem koyun olacak edebini bilip hem de dahi olacak –dahiliğini ayan etme edepsizliği etmeden- leb demeden onlarca leblebiyi aynı demde anlayacak. Usûl bu. İşinize gelirse…)

 

      -   Aç birini işte. Biraz çabuk, daha hasta var.

 

       (Hasta, bana ‘kolunu aç dediler’ de az önce, ben mi duymadım mı ki mahcubiyeti içinde kolunu açar…)

 

  • Hımm… (Hastaya bakmadan) Yaz, destek arkadaş; ateş 37. 5, nabız 55. (Sanki hastaya bakmayınca hasta otomatik olarak sağır oluyor ve bu değerleri duymuyor, duysa da çoğu hasta bu deperleri anlama kapasitesine sahip değil! İlginç…)
  •  

Devam ile… (Hastaya büyük bir lütûfla bir sert u dönüşü neticesinde bakarak:

 

‘Senin tansiyonun hep böyle yüksek midir?’

 

  • Şeyy… (Hastada yine açığa çıkan tereddüt ve ‘ne desem ki şimdi ben’ korkusu. Hasta şu demlerde hastalığım korkusu nedir korkusundan çok kendindeki belirtilerin kendince gerçeğini dese ya ‘ey ukala sen mi tabipsin de kendine dair her hastalık semptomunu (emaresini) hikayesini biliyorsun’ zılgıtını yiyeceğinden, yalanı veya azını dese bu sefer de ya tahtalı köyü boylayabileceği veya eksik beyandan haşlanabileceği korkuları yaşamaktadır.  Bir de hasta hâlâ kimle muhatap çözememiştir. Yanlış anlaşılmaya. Çözemeyişinin tek sebebi, sadece kendisinin yüksek ateşli koyun(!) oluşundandır. Lakin yine de  ani cesaret sıçramaları ile…) Şeyy… Özür dilerim… Küçük tansiyon ara ara (inanın istemeyerek ömrümün bazı demlerinde) küçük küçük sıçramalar yapabiliyor…
  •  

(Bir sessiz ve sert bakış daha… Tam da hastaya doksan derece dik açı dönerek… Bu açıdaki bakışın meali: ‘Tabii canıım, hekim sensin ya yine bildin durumunu…

 

(Koyun da aynı dem, sessizce ve kendi yetki sınırlarını aşan düşünce yetisini kullanarak ‘ama soruyu o sormuştu ve açık beyan benim vazifemdi’ diye düşündü ama kendini affetti ve hatta ‘yapma ya sen hastasın, o ise bir şifacıya benziyor, sus, sık dişini…’)

 

  • Sedyeye geç!
  • Nereye? Secdeye mi?
  • Sed-ye-ye ge-çin! Sedyeye, bileklerini de….
  • Afedersiniz, duyamadım. Dedim ya yüksek ateş kulağıma vurdu. Sanırım normal sesi algılayamıyorum…
  •  

(Böylesi mekânlarda her nedense ortalama 75, 65, 45, 35… zekalı zannedilen (veya o hale bir çırpıda dönüştürülen) embesil hastaya, lütfen ses yükselterek, heceleme tedavisi… - Bu şekilde olası zeka düzeyi 75’ten 90’e yükselebiliyor- muş!!!)

 

  • Sed-ye-ye geç! A-yak bi-lek-le-rin.  A-çık- olsun. Per-de-yi – çek. Bek- le!...

 

(Hasta, perdesi çekili sedyede, içerde… Tüm komutları bir anda, o mübarek sesin zekasını 90 IQ’ye yükseltmesi ile kendisi gerçekleştiren hastada geçici bir ‘iyileşme’ emaresi görülür fakat bu iz çabuk geçer… Hasta içeride hazırr-kennn o melodik heceleme yapan Mamur hızla gitti. )

 

              Hasta sedyede hâlâ yatıyor. Hastanın girdiği mekanın adım attığı bu ilk odasında melodik heceleme yapan mübarek mamurla ara ara bakıştığı standın arkasından hiç kalkmayan o eş mamurun giydikleri renkten başka renk giymiş yumuşak sesli  -muhtemel ki soprano- hastanın yanına geldi. Kendini hiç üzmeden fısıltı ile sorular sormaya başladı, sedyeye niye yattığını hiç de bilemeyen, zeka düzeyine hiç de bile dikkat edilme gereği duyulmayan ve üstelik hasta olma ( hasta statüsü talep etme) densizliği(!) yaşayan hastaya…

 

            Soprano, ona belli ki ilahi vahiyle gelen ani bir anla giriş yapıyor tiz aryaya ve hiç ara vermiyor:

  • Adınız, yaşınız… alkol, sigara… ameliyat oldun mu hiç… ailende ne var… hem niye yattın oraya… ilaç içtin mi… otursana… kaç kardeşsiniz… niye öksürüyorsun…

 

  • Özür dilerim. Yüksek ateşim var. Benim süregelen bir kulak rahatsızlığım var, şimdi de ateş ve takır takır öksürükle birleşince sizi duyamıyorum.
  • (Hiç hastaya bakmadan ve aynı ton sesle…) Lütfen sorularıma odaklanın. Başka şeyler anlatmayın… Kalkın sedyeden, oturun, niye yattınız ki,  rahatça söyleyin…
  •  
  • Peki kalktım. Kusura bakmayın hastayım da ağır hareket ediyorum, sizi beklettim. Ve dedim ya kulağım ağırlaştı duyamadım, duyamıyorum sizi…
  •  
  • (Aynı ses tonu ve hız ile ve bir öncekine göre az da naz katarak…) Adınız, yaşınız, ateşiniz kaç, evde ne yedin/iz, covid testi/n var mı, ailede hastalık hikaye/si, ameliyatın var mı, hangi şikayetin var?...
  •  

Hasta, Soprano Mamurun konfor alanını bozmamak özeni ile tüm soruları (ne haddine ise hafızasında hem aynı sırada saklayıp unutmamaya ve hem de mamur ve mamuraların işini kolaylaştıracağını düşündüğü cevapları vallahi de onların işini kolaylaştırmak için salise içinde düşünür; takatinin, kuru ve uzun öksürük nöbetlerinin ve cesaretinin son kırıntıları ile tek tek sayar…

 

  • Çok özür dilerim. Adım Dilara. İki gün önce yanlışlıkla hastalandım. Vallahi çok dikkat ettim corona olmamak için… Bak, ‘Bi Su Ver’ testim de negatif. Ailemde bir iki hikâye var ama o hikâyeleri de kapmamak için yıllardır uğraşıyorum da tıp ilmini gereksiz işgal etmeyim diye direniyorum vallahi… Alkol sigara yok… Yoksa olsa mıydı? İlaç mı? Yanlışlıkla şeyy, dün gece mecbur kaldım da dolabımdaki ağrı kesiciyi alıvermişim... Yoksa öyle sık ilaç da kullanmam…

 

Araya ( yani zamana ve mekana daha önemlisi soprano aryasının arasına) ‘şıp’ diye o münasebetsiz kuru öksürük girer, hastadan takur tukur… Hasta boğazına ve ciğerlerine fena içerlemiştir. Tam da şu güzel anı rezil etti. Ya Soprano bu cazırtılardan etkilenirse… Hastanın Soprano başta olmak üzere içerideki ve dışarıdaki tüm mamurlar için endişesi artmıştır artık…

 

  • (Soprano konuşur?) İyi!

 

Soprano çıkar. Az evvel sedyeye yat diyen Ses gelir:

 

  • E ama ben sedyeye yat demiştim!

 

Mübarek sesli Mamurun arkasından bir mamur daha gelir sedye başucuna… Hani hasta hastalığını ( yani haddini(!) ) bilmese diyecek ki ‘Ben bu mamuru, şu binaya -hasta şu binayı ve binanın içindekileri, içinde yapılanları tanımlayamamaktadır hâlâ, e cahilliğine verin siz de…- girene kadar görmedim!’

 

Hasta tam sedyeye yatacakken… Bu yeni mamur:

 

  • Kalk, otur. Aç kollarını… Nerden kan alayım?

 

Hasta yine düşünme cüretinde bulundu, içinin derinliklerinden… İnanın, düşünme isteği sadece bu mamurları kırmamak için:

 

‘Acaba kanımı hangi damarımdan ikram etsem memnun olur şu mamurlar?’

 

  • Yani şey, bilemedim! Siz buyrun, uygun bulduğunuz yerden alın… Yeter ki kanım ikram olsun…

 

Tam tamına geçen okkalı yarım saat sonra… Kan alıcı mamur konuştu… Konuştu; mamur hasta ile konuştu, yaşasın…

 

  • Sağ ve sol kolunuzdaki üçer tane pamuğu sıkı tutun, beş dakika… Biraz zor oldu kan almamız… (Bunu derken hastaya bakıp şirince gülüyor… Sanki sağ kaş da az yukarı kalkık…)

 

Vallahi, hasta şu binaya gireli beri, ilk defa şu kan alanda yakaladığı gülüş için delik deşik kolunu görmüyor bile… Vay bee, gülmek ne güzelmiş… Gülmenin anlamı mı ne? Amma da yaptınız… Hasta bu, neyi anlayacak? Gülmenin, konuşmanın, tavrın, ateşin yükselip yükselmediğinin, kuru kuru öksürüğün geceler boyu bir gerçek mi yoksa rüya mı masal mı olduğunu, hastanın kim ya da ne olduğunu mu, mamurların sözlerini, buyruklarını, tavırlarını, eda ve işvelerini mi, becerilerini, yetilerini, duyarlılıklarını mı?.. Nerede yaşıyorsunuz kuzum?

 

Neyse… Bu binaya girince ‘hızlı bir mutasyonla’ ‘ateşli, kuru öksürüklü, ateşten kulağı duymaz, boğazı tahrişli, ciğeri pare pare ya da sıvımsı ile dolu, dizinde, dilinde dermanı kalmamış değil de sadece, olsa olsa 75 zekalı, sıradan renkli, koyun algılanan hasta’, o kadar algıdan yoksun ki iki kolunda da güller açtığını, kan alınınca tahlillerden sonra o güllerin şifaya döneceğini düşlemeye başlıyor… Ne rüya değil mi?

 

Kan alıcı gitti. Hastanın altı delikli güllerle dolu hoş mutluluğugöz açıp kapatma kadar kısa sürdü işte! ‘Sed-ye-ye yat!’ şarkısını (Şarkı, hard-rock sanırım*…*Not: Müzik türü tespiti sadece bir koyunun(!) sanrısıdır…)çok seven bas sesli mamur geldi. Haydi koyun, bozuntuya verme sessizce yat sedyeye hatta başka bir mamur gelirse (özellikle senin iki kolunda özenle altı gül açmayı başaran mamur), o mamuru da üzmemek için ‘Vallahi, beş dakika içinde iki gülün de üstündeki koca pamukları aynı anda hiç kıpraşmadan tuttum şimdi de yeni güllere hazır ve nazırım’ dersin…

 

Hasta sedyede…

 

  • Şimdi şu bandı buraya, şu bandı şuraya, onu oraya, bunu buraya, Bastıralımmm… Hay Allah! Bantlardan yapışmıyor vücuda. Neden duş alırken pudralı sabun kullandın? Neyse dur, ben çekiç getirir; üstüne basarım… ve mübarek mamur basıyor… Hasta takur tukur iyi ki öksürüyor yoksa bastırma sırasında çıkan ah, off sessleri buradaki mamurları çok üzecek…

 

‘Sessiz Koyun’, içinden düşünme cüretini yakalıyoryine… Hay Allah!

 

“Şu ana kadar koyundum. Şimdi Debbah’ta, tezgah üstünde sadece derim kaldı, galiba. Olsun Mamur, vallahi seni kırmam, üzmem; ‘Vur Abalıya’…”

 

Bir müddet sonra bastırma, vurma kırma; döndürme çevirme, kabloları hışımla çekme işlemi bitti ve mamur koyun derisine bir salise bakmadan yine gitti diyardan…

 

Deri sedyede kalakaldı…

 

Aaa! Soprano Mamur geri geldi. Bu cahil koyun, hasta olmaya meraklı ve cüretli koyun dejavu* mu yaşıyor, ne? Soprano geçti koyunun karşısına aynı tını ile…

 

(*Koyun bu! Belki bunu da yanlış yazmıştır. ‘Tekrar aynı şeyi mi yaşıyor ya da yaşadığını sanıyor, ne?’ diyelim…)

  •  

              Hasta sedyede hâlâ yatıyor. Hastanın girdiği mekanın adım attığı bu ilk odasında melodik heceleme yapan mübarek mamurla ara ara bakıştığı standın arkasından hiç kalkmayan o eş mamurun giydikleri renkten başka renk giymiş yumuşak sesli  -muhtemel ki soprano- hastanın yanına geldi. Kendini hiç üzmeden fısıltı ile sorular sormaya başladı, sedyeye niye yattığını hiç de bilemeyen, zeka düzeyine hiç de bile dikkat edilme gereği duyulmayan ve üstelik hasta olma ( hasta statüsü talep etme) densizliği(!) yaşayan hastaya…

 

            Soprano, ona belli ki ilahi vahiyle gelen ani bir anla giriş yapıyor tiz aryaya ve hiç ara vermiyor:

 

  • Adınız, yaşınız… alkol, sigara… ameliyat oldun mu hiç… ailende ne var… hem niye yattın oraya… ilaç içtin mi… otursana… kaç kardeşsiniz… niye öksürüyorsun…

 

  • Özür dilerim. Yüksek ateşim var. Benim süregelen bir kulak rahatsızlığım var, şimdi de ateş ve takır takır öksürükle birleşince sizi duyamıyorum.
  •  
  • (Hiç hastaya bakmadan ve aynı ton sesle…) Lütfen sorularıma odaklanın. Başka şeyler anlatmayın… Kalkın sedyeden, oturun, niye yattınız ki,  rahatça söyleyin…
  •  
  • Peki kalktım. Kusura bakmayın hastayım da ağır hareket ediyorum, sizi beklettim. Ve dedim ya kulağım ağırlaştı duyamadım, duyamıyorum sizi…
  •  
  • (Aynı ses tonu ve hız ile ve bir öncekine göre az da naz katarak…) Adınız, yaşınız, ateşiniz kaç, evde ne yedin/iz, covid testi/n var mı, ailede hastalık hikaye/si, ameliyatın var mı, hangi şikayetin var?...
  •  

Hasta, Soprano Mamurun konfor alanını bozmamak özeni ile tüm soruları (ne haddine ise hafızasında hem aynı sırada saklayıp unutmamaya ve hem de mamur ve mamuraların işini kolaylaştıracağını düşündüğü cevapları vallahi de onların işini kolaylaştırmak için salise içinde düşünür; takatinin, kuru ve uzun öksürük nöbetlerinin ve cesaretinin son kırıntıları ile tek tek sayar…

 

  • Çok özür dilerim. Adım Dilara. İki gün önce yanlışlıkla hastalandım. Vallahi çok dikkat ettim corona olmamak için… Bak, ‘Bi Su Ver’ testim de negatif. Ailemde bir iki hikâye var ama o hikâyeleri de kapmamak için yıllardır uğraşıyorum da tıp ilmini gereksiz işgal etmeyim diye direniyorum vallahi… Alkol sigara yok… Yoksa olsa mıydı? İlaç mı? Yanlışlıkla şeyy, dün gece mecbur kaldım da dolabımdaki ağrı kesiciyi alıvermişim... Yoksa öyle sık ilaç da kullanmam…

 

Araya ( yani zamana ve mekana daha önemlisi soprano aryasının arasına)‘şıp’ diye o münasebetsiz kuru öksürük girer, hastadan takur tukur… Hasta boğazına ve ciğerlerine fena içerlemiştir. Tam da şu güzel anı rezil etti. Ya Soprano bu cazırtılardan etkilenirse… Hastanın Soprano başta olmak üzere içerideki ve dışarıdaki tüm mamurlar için endişesi artmıştır artık…

 

  • (Soprano konuşur?) İyi!

Ve çıkar…  Koyun ateş ve öksürük arasında ‘Bu da neydi, bu sanki deminki Soprano ya da sanki ikizi? Deminkiyse niye aynı soruları aynı tını, sıra ve süratle soruyor; ikizi ise beyanlarımı sahte sandılar da beni çapraz sorguya mı aldılar? Allah Allah! Yoksa ben hak-kat-tenn koyunum da pembe pembe rüyalar mı görüyorum? Burası evimdeki yatağım mı? Hayırdır!

 

Ama bir ses… ‘Takk’ Kapı kapandı…

Şu haddini iyice aşan hasta, bir daha düşünür… Artık, kendisine de fena halde kızmaktadır. ‘Sen kimsin ki düşünüyor, gözlemliyor, sorulara makul mantıklı cevap veriyorsun? Üstelik ateşli, kuru öksürüklü, başı dönme-li, halsizlik-li, sesi kısıklık-lı gibi kabahatlerin varken kalk bir de ‘vak’a ve tablo/lara ait’yorum ve değerlendirme yap! Hadd-sizz! Utan, utan kendinden… Hem, gitmiş de hastaneye, ulu orta ‘hastayım’ demişsin, mamurları meşgul etmişsin hem de onların işini kolaylaştırmak için(-miş-miş) açık açık, ayrıntılı beyanlar veriyorsun…Bir türlü anlamadın, anlamayacaksın da… Koyunsun sen, koyun! Kaç tane Soprano gelse her birine ilk ve teklermiş veee ilk ve tek onlar gelmiş-miş gibi özen gösterip sordukları aynı sorulara sabırla cevap vereceksin! Üstelik ‘gerçek hikayeleri’ (‘Açık Beyan’ da ne demek-miş? Peh! Koyunlarınkine, koyunların beyanlarına ‘uzun hikaye, kısa kes!’ derler… Bak, dikkat et, bu ince ayarlara. Benden söylemesi...) anlatmadan, kısa keseceksin. Öyle, fazladan iş ve icat çıkarma! Ayrıntı verirsen karşılarında koyun değil kurnaz tilki var sanıp korkuyorlar, bunu da mı anlamadın? Senin mamurları korkutup rahatsız etmeye ne hakkın var! Görmüyor musun senin gibi koyunların (ya da çoğu mekanda ‘koyun görünme illetine tutulmuşlar’ın) gözünün içine bakıp ince ince usulünce çalışıyorlar, daha ne yapsınlar!

 

Neler oluyor? Mekânda ve zamanda bir bulanıklık baş gösterdi.Birden şu ‘Koyun Hasta’ya bir aydınlık, bir serin rüzgar geldi. Nefes alışları bile bir tık düzeldi sanki. Tabii yaa, mamurların huzuru ve sağlığı için tam da yapması gereken bu… İşte şu an, üç beş saat önce girdiği bu mekana bir faydası olacağı için sevindi ‘Garip Koyun… Sevindi de…

 

Takur tukur… Takur tukur… takurr tukurr… takkkurrr tukkkurrrr… Alo alo… İnann duyamıyorummm. Taakk urr… Arka bahçe….Takkk… Tammm. Tamamm. Gell, gel-ii…Takkur, tukku.. araba… tam-mamm. Geliyorummm… Takur… tukur…

 

A özür dileriz; Koyun Hasta/nız (-dı) ‘giderken’ yine zamanın tam orta yerine haddini bilmeden öksürdü… Neyse! Bu öksürükle nasıl baş edeceğini evde kadim yöntemlerle sessizce öğrenir artık… Hem genlerinden getirdiği ateş düşürme, öksürük geçirme, viral enfeksiyon, üst solunum yolları enfeksiyonu, krup gibi durumlarda yapılması gerekenkeri kendi evinde ‘insan’a döünüşünce ‘az takatini’ toplayınca çabucak hatırlar…

 

-Sedyeli odaya dönelim….-

 

İkinci sopranoyu da üzmeden gönderen hasta… (Bu arada ‘koyun hasta/mız’ gelenin ikinci bir soprano olduğunu fark etti ama ‘düşünme ve muhakeme semptomlarının varlığını’bunca iş yükü olan mamur ve mamuralarafazladan yük/leryüklememek adına mekana, zamana açıkça beyan etmedi. Etseydi de ne olacaktı ki?Adı çıkmıştı bir kere: 37.8 santigrat dereceye yüksek ateş diyen (bak senn cürete); dozerle taş kırma ses desibeline sahip, boğazı ve ciğeri tahrip eden kocaman köpek öksürüğü ile bile şu an konuşlandığı mekanda nedense hiç ‘tınılmayan’, aksine ‘şuncağız, zavallı koyun sesine(!)’ ısrarla ‘vücudu harap eden kuru öksürük’ diyen bir ‘yalan beyan(!)’cı algılanan, ne dese ne yapsa boştu!. Artık. Koyunluğunu(!) bilip sadece susmalıydı…

 

İkinci Sopranoyu da sonuna kadar dinleyip elinden geldiğince güzel ağırlayarak gönderen ‘Koyun-Hasta(!)’, kendi ayağı ile girdiği büyük mekanın kendisinin anlamsızca sığıştırıldığı dar alanında bir süre yalnız kaldı… Daha doğrusu;öylece kalakaldı… O kadar yalnız kaldı ki… O kadar yalnızlaştı ki… Birden, Covid 19 yanında olsun istedi. Covid 19 olsaydı, belki ona:

 

  • ‘Hastasın’, git şunları şunları al, iç! On dört gün de evde yalnız yat dinlen! Hem iyileşme umudun da var!’ derlerdi. Daha da insanı hayata bağlayanı şu olurdu: ‘Koyun’ değil de ‘Adam’dan sayarlardı…

 

Üç gecedir evde hastaydı, son bir gündür de (koskocaman tam bir gün) bu mekanda herkese ‘Hasta’ olduğunu bir insanın ‘vücudunun, tüm melekelerinin, tüm haysiyetinin elverdiği’ tüm anlatım dilleri ile ve olanca nezaketi ile ispata uğraşıyordu. Kızdı kendine: ‘Sen es-sahh-tan bir koyunsun galiba! Bir covid bile olamadın! Baksana, covidin negatifse yüzüne bile bakmıyorlar. Duymuyorlar bile seni…’

 

Tam da ‘kendini kanlı canlı ve haysiyetli hasta hisseden’ bu sınırda iken…

 

Hücresinin (namı diğer; sedyeli odanın) başında inanın ki şu mekana girdiğinden beri hiç o renkte görmediğine ve hiç o seste duymadığına yemin edebileceği bir Mamur bütün haşmeti göründü ve yüce volümlü sesi ile kükredi:

 

  • Ne bekliyorsun!!?
  • Beklememem mi gerekiyor?
  • Ne? Nasıl? Soru mu sordun sen?
  • Yani şey, anlamadım da… ‘Git’ diyen olmadı.
  • Ha tamam. ( Bir perde yumuşadı ses; sadece bir perde-cik…) Bitti, gidebilirsin…
  • Gidebilir miyim? (Şaşkınlıkla karışık sessizlik…)  Peki ne oldu?
  • (‘Yüce Volüm’ yine yükseldi…) Ne demek ne oldu?

 

‘Koyun(suz) Hasta’ (Tükenmeye yüz tutan hem takat ve hem de sabrı ile…): Pardon! Ben Hastayım. Müsaadenizle sedyeye oturarak konuşacağım… Öksürük ve ses kısıklığı olduğu için ne sizin kadar bağırabiliyorum ne de sizin kadar seri konuşabiliyorum. Yüksek ateşim var, o yüzden bazen mantıklı cümleler de çıkmıyor, ağzımdan. Bunun için ben, tane tane konuşacağım. Dinleyin!

 

Üç saat, acil denen bir kapıda bekledim. ‘Bi Su Var’ testim negatif… Ama bir sürü rahatsızlığım var…Bu rahatsızlıklar bu üç gündür, artarak devam ediyor. Üç saat geçtikten sonra beni içeri aldınız. Bir üç saattir de bir sürü şey yaptınız. Tabii ben yapılanların anlamını bilemem. Fakat yaptığınızı gördüm. Yaptıklarınız için sağolun. Buraya kadar her şey iyi… Fakat…

 

Fakat ‘Şimdi- ben- size- tek- şey- soruyorum. –Benim- hastalğım- nedir? Ya da siz ne diyordunuz? ‘Hikaye/m’ veya ‘Tablo/m’ ne? Beyanınızı bekliyorum.

 

  • (Ses, biraz daha orta karar şimdi… Ne aşağı perdeden ne de çok üst perdeden. Yine de seste biraz sinirlenme, biraz böbürlenme… Biraz da ‘Bak şimdi seni nasıl savarım’ ile ‘Anlatsam da anlar mısın sen ukalalılığı’ destek vitaminlerinin komplikasyonunun ortaya çıkardığı bir mustarip ‘aşağılama isteği’ kıvamlı vak’a semptomları…)

 

  • Siz covid değilsiniz ama covide benzer bazı semptomlarınız var. İstiyorsanız yarın da test yaptırın. Bize bir daha gelin… /Bir Es…/  Hangi ilacı kullanıyordunuz?

 

  • Nerede? Ha, buraya gelmeden evde korka korka aldığım dolabımdaki ağrı kesici mi? Faydası  zararı var mı bil(e)mem ama adı şu…

 

  • İşte o! Ona devam edin. Üstüne çay çorba için…

 

Gibi cümleler dizilmiş bir Ses bir otuz saniye yayıldı odaya ve aniden ses de renk de buhar oldu…

 

Hasta sedyeden ayağa kalktı. (Allah’tan takati de artmıştı az da olsa…) Koyun postunu sedyeye usulca bıraktı… Ona tam bir gününü bağışlayan ve kendisini kendisi ile baş başa bırakma erdemi gösterebilen herkese (mekandaki tüm mamurlara)‘günün anısına küçük bir hediye olsun’ düşüncesiyle bırakmıştı, postu… Allah’ın ona verdiği cana, kana, akla, kalbe bir kez daha şükretti… Hem, nihayetinde küçük bir mikroptu bedeni içinde uğraştığı… Çocukluğundan beri kim bilir kaç yüz bin mikropla uğraşmıştı, işte böyle paşa paşa… Mekandan dışarı çıktı. Gecenin on biri ya da on ikisiydi. Hafif sonbahar rüzgarları başlamıştı. Severdi sonbaharı. Gökyüzüne uzattı başını. Derin bir nefes aldı… Nefes alıyordu… Şükür…

 

Şükrederken ve mekânın arka bahçesindeki arabaya ve eşine yönelirken birden bir gülümseme yayıldı dudaklarından tüm bedenine…

 

-Yazacağım vallahi, dedi…

- Yazacağım. ‘Covid değilmişim de covid gibiymişim.’, ‘Git evdeki ilacını iç, bir de çorba iç…’

 

Sonra yine gülümsedi:

 

  • Ben anladım mamurları. Bu dönemde covi değilsen hasta değilsin. Onlar ondan seni görünce şarkı tutturmuşlardı. Sen onlardan daha mı iyi bileceksin: ‘Kovid değilsen hiçbir hastalığın yok! Nokta!’ Öksürük, akciğer, kulak, yanma, ateş… Bunlar ne ola ki? Amaann ben de amma abartmışım…
  •  

Düşüncede bile olsa son cümlesini sevmedi. Evet, çok da abartmamalıydı, hiçbir şeyi…

 

‘Hasta’ derin nefesten ve engin gülüşten sonra çok ciddi ve vakar döndü ve şunları söyledi:

 

  • Şimdi de sözüm sana (size) mikrop (mikroplar). Ben hastayım! Ama özür dilerim (sizi üzüp sarsacağım fakat hakikat bu); aklım, vicdanım, yüreğim, ruhum, muhakemem, gücüm var! Kendimi nasıl, nerede, ne ve kim ile iyileştireceğimi de çok iyi bilirim. Mücadelem sürecek. Bunu açıkça beyan edeyim. Biliyorum üzüleceksin(iz). Sizi üzmek istemezdim ama tüm gerçek bu.Çünkü ‘ben gerçeğim’.  Öyle hemen bitecek, görülmeyecek, izi silinecek bir ‘vak’a’ da değilim. Ben ‘insan’ denen gerçek hikayeyim. Hayat benim (sağlığımda da hastalığımda da), bu hayatı ve ‘insan/lığımı’kimseye çarçur ettirmem; özür dilerim!
Bu makale 494 defa okunmuştur.
MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM



gazete manşetleri 
ANKETİMİZE KATILIN

Türkiye'nin Son Durumu?

40.4%

21.2%

11.5%

26.9%


PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ